Teknoloji Değil, Zaman Yanlış: Platon, Ahlak ve Yapay Zeka Korkusu

Teknoloji Değil, Zaman Yanlış: Platon, Erdem ve Yapay Zeka Korkusu
Bugün haber kaynaklarına, sosyal medyaya baktığımızda her yerde yapay zekânın çılgınca gelişmesinin yarattığı tedirginliği görüyoruz. İnsanlar benzer bir endişeyi bilgisayarlar ortaya çıktığında da yaşamıştı. Ama yapay zekâ çoğumuza göre çok daha ürkütücü. Bilgisayarlar çıktığı zamanki korku, "İşimizi kaybedeceğiz!" korkusuydu. Şimdiki korku ise "Makinelerin bir gün insanlığı ele geçirebileceği" korkusu.
Belki de bunun nedeni, makinelerin de insan gibi düşüneceğini beklememizin korkusudur. İnsan aklının, iradesinin ve arzularının neler yapabileceğinden korkuyoruz. İnsan hükmetmek, sahip olmak ve güç kazanmak istiyor; üstelik bu arzularında doymak bilmiyor. Belki bizi asıl ürküten, yapay zekânın insan gibi düşünmesi değil, insanın kendi karanlık tarafını ona da yakıştırmasıdır. Pink Floyd'un ünlü albümü "Dark Side of the Moon"da dediği gibi; ayın sadece arka tarafı değil, belki de her tarafı karanlık.
Peki yapay zekâ bundan 2 400 yıl önce, Antik Yunan'da ortaya çıksaydı, insanlara gene böyle korkar salar mıydı?.. Belki evet, çünkü bilinmeyen her zaman insanı ürkütmüştür. Ama o dönemin düşünürlerinin insana ve hayata bakışları bugünkünden farklı temeller üzerine kuruluydu. İnsanlar, birbirlerini yok etme değil, ne oldukları, nasıl yaşamaları gerektiğini ve iyi bir hayatın ne anlama geldiği üzerine kafa yoruyorlardı.
İlk filozoflar doğaya ve evrene dair sorular sorarlardı. İlk defa Sokrates, Atina'da çarşı pazar dolaşarak insanlara, kendilerine dair sorular sormaya başladı. Bu sorular bildiğimizi zannettiğimiz, bir fikrimizin olduğunu düşündüğümüz, ne anlama geldiği konusunda emin olduğumuzdan üzerinde düşünme gereksinimi dahi duymadığımız türden sorulardı.
- "İnsanlar nasıl yaşamalıdır?"
- "Nasıl iyi insan olunur?"
- "Dindar insan iyi midir?"
- "Tanrılar bir insanı iyi olduğu için mi sever yoksa tanrılar sevdiği için mi o insan iyi olur?"
- "Adalet nedir?"
Bunlar rahatsız edici sorulardı. Onun bu rahatsız edici sorularıyla ilk defa insanlar kendilerini sorgulamaya başlamıştı. Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki önceki filozoflar doğa, evren, dünya üzerinde düşündüğünden, felsefe tarihinde "Sokrates'ten önce, Sokrates'ten sonra ayrımı yapılmasına neden olacaktı.
Sokrates, bu soruları sorarken, insanların hayatları üzerinde düşünmelerini ve öncelikle hayattan ne beklediklerini sorgulamalarını istiyordu. Bu nedenle maddi zenginlik, şöhret ve statüden önce insanın kendi ruhunu geliştirmesine, kendisi üzerinde düşünmesine ve kendisini düzeltmesine önem veriyordu. Bir bakıma bütün çabası, insanı "Erdemli" yaşamaya çağırmaktı. Delphi Tapınağı'nda yazılı olan "Kendini bil!" sözü bu düşünceyle yazılmıştı. Ona göre kendini tanımayan bir insanın bilge olması mümkün değildir. Çünkü bilgelik dış dünyadan önce iç dünyayı anlamayı gerektirir. Kendini bilmek; insanın arzularının, korkularının, sınırlarının farkında olmaktır.
Sokrates arkasında bir kitap bırakmamıştır. Onun felsefesini, öğrencisi Platon'dan (Eflatun) ve diğer öğrencilerinden öğrendik. Erdem sözcüğü eski Yunancadaki "Aretê" sözcüğünden geliyor. Aslında çağrıştırdığı "Ahlak" kelimesinden daha derin bir anlamı var. Bir şeyin varoluş nedenini en iyi şekilde gerçekleştirmesi, kendi doğasını en iyi şekilde göstermesi anlamında bir kelime. Örneğin; bir köpek sadık ve sahibini iyi koruyorsa "Erdemlidir".
Peki insanın erdemi nedir? İnsan kurallara uyarsa mı erdemli olur? İnsan, erdemli yaşamak için ne yapmalıdır?.. İşte felsefenin miladı bu sorular oluyor.
Platon, insan ruhunun doğru bir düzene kavuşmasını dört temel erdemle açıklar: bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet. Bu erdemler yalnızca insanın davranışlarını değil, karakterini ve ruhunun nasıl bir düzene sahip olduğunu da belirler.
Bilgelik
Bilgelik deyince çoğumuzun zihninde kitaplarla dolu bir oda, yaşlı bir filozof ya da çok şey bilen bir insan canlanıyor. Oysa Platon'un kastettiği bilgelik bilgi yığını değildi. Bilgelik doğru olanı doğru zamanda seçebilme yetisidir. Kısaca; aklın erdemidir. İnsan neyin iyi, neyin kötü; neyin doğru veya yanlış olduğunu aklıyla kavrayabilmeli, yaşamını buna göre sürdürmelidir. İnsanın kararlarını tutkuları, çıkarları veya anlık arzuları değil, aklı yönlendirmelidir. Çünkü "Akıl" dediğimiz şey aynı zamanda yön verme kapasitesidir. Eğer akıl yönetici konumdaysa insan içsel olarak dengededir. Eğer akıl zayıfsa insan arzularının ya da korkularının peşinden sürüklenir. Bu yüzden "Bilgelik," insan ruhuna liderlik eden erdemdir.
Plato'nun ideal devletinde yöneticileri filozoflardı. İnsanın içinde de bir yönetici olması gerekir. O yönetici akıldır. Eğer akıl susarsa arzular konuşur. Eğer akıl geri çekilirse korkular karar verir. Bilgelik bu yüzden sadece çok şey bilmek değil neyin gerçekten iyi olduğunu karar verebilmektir. Zekayla bilgelik aynı şey değildir. Zeka hızlı düşünmektir. Bilgelik doğru düşünmektir. Zeka araçtır. Bilgelik yön tayin eder. Özetle bilgelik insanın iç pusulasıdır. Pusula bozulursa gemi ne kadar güçlü olursa olsun yanlış yöne gider.
Cesaret
Bilgelik tek başına yeterli olmaz. İnsan doğruyu bilebilir ama onu yapacak güce sahip olmayabilir. Bu nedenle Platon, ikinci erdem olarak cesareti belirlemiştir. Cesaret, iradenin erdemidir. İnsanın, korkularına rağmen doğru olduğuna inandığı şeyin arkasında, durabilmesidir. Cesaret de çoğu zaman yanlış anlaşılır. Cesaret korkusuzluk değildir. Korkusuzluk çoğu zaman düşüncesizliktir. Cesaret ise korkuya rağmen doğru olanı yapabilmektir. Yani insanın harekete geçme gücünün dengede olmasıdır. Eğer irade zayıfsa insan doğruyu bildiği halde adım atamaz. Eğer irade aşırı güçlenir ve akıldan koparsa bu kez de gözü karalık ortaya çıkar. Cesaret, korkaklıkla gözü karalık arasındaki dengedir. Korku insanın en temel duygularından biri. Erdemli insan, korkusuz insan demek değil, korkusunu yönetebilen insandır.
Ölçülülük
Erdemli yaşamak için bilgelik, cesaret de yetmiyor. Çünkü insan aynı zamanda sürekli olarak arzularının, tutkularının etkisi altındadır. İnsanın arzularına ve tutkularına hâkim olabilmesi, kendisiyle uyum içinde yaşaması için istek ve arzularını yönetebilmesi gerekir. Bu nedenle Platon, ölçülü olmayı üçüncü erdem olarak belirlemiştir. Ölçülülük, insanın isteklerinin kölesi olmamasını gerektirir. Günümüzde bu da yanlış anlaşılan bir erdemdir. Çoğu zaman kendini kısıtlama olarak algılanır. Oysa ölçülülük; iradenin yapmak istediklerini kısıtlama değil yönetme çabasıdır. İnsan arzulayan bir varlıktır. Sahip olmak, güç, haz ister. Bu isteklerin varlığı başlı başına bir problem değil aslında. Problem bu isteklerin yönetici koltuğuna oturmasındadır. Eğer arzular aklı susturup iradeyi hizmetine alırsa, insanın iç dengesi bozulur, dağılır. Bilgelik aklın, cesaret iradenin erdemi iken ölçülülük, insanın kendi iç uyumunun erdemidir.
Adalet
Platon’un erdem anlayışında 'Adalet' özel bir yere sahiptir. Nasıl ki devlet düzeninde çeşitli kesimlerin (Yöneticiler, üreticiler, askerler-koruyucular) birbirleriyle uyum içinde çalışıp görevlerini yapmasıyla toplum huzur bulursa, insanda da akıl, irade ve arzuların uyum içinde olmasıyla insan huzur bulur. Toplumda bu huzuru sağlayacak olan "Adalet"tir. Adalet çoğu zaman dışsal bir kavram olarak düşünülür. Mahkemeler, yasalar, hak ve hukuk... Ama Platon için adalet bundan çok daha derindi. Adalet ruhun kendi içinde düzenli olmasıydı. Akıl, irade ve arzuların birbirleriyle uyum içinde, bir arada, bulunması, her parçanın birbirini anlaması, ona saygı göstermesi, kendi görevini yapmasıydı. Biri diğerinin önüne geçmeye kalkarsa içsel kaos başlar. Adalet dış dünyadan önce iç dünyada kurmalıydı. İçinde adalet olmayan bir insanın dış dünyada adil olması mümkün değildi.
Dolayısıyla erdemli olmak, toplum kurallarına uymanın ve iyi ahlaklı olmanın ötesinde, insanın kendi iç dünyasında da doğru bir düzen kurmasını gerektirir, Bir insan yalnızca cezalandırılmamak, toplum tarafından kabul görmek veya çıkar sağlamak için kurallara uyuyorsa, bu davranışı onu tek başına erdemli yapmaz. Önemli olan, insanın doğru davranışı neden yaptığını bilmesi ve iyiyi kendi iradesiyle istemesidir. Bunun için de yukardaki dört sütunun sağlam temellere oturması gerekir.
Yapay Zeka erdemli olabilir mi?
Peki bundan 2 500 yıl önce erdemli yaşamanın yollarını öğrendik de erdemli olabildik mi?...
Olsaydık, insanın hayatını kolaylaştırmak, doğayı dönüştürmek ve üretimi artırmak için geliştirdiği buluşlar, bir süre sonra insanın birbirini yok etmesinin araçlarına dönüşmezdi. Baştan barışçı amaçlarla ortaya çıkan buluşların sonradan askerî amaçlarla kullanılmasına izin verilmezdi. Mesela "Dinamit": Alfred Nobel, son derece tehlikeli olan nitrogliserini daha güvenli kullanılabilir hâle getirdi. Dinamit; madenlerde, tünel, kanal ve demiryolu yapımlarında büyük kolaylık sağladı. Fakat aynı patlayıcı, savaşlarda da kullanılmaya başlandı. Ondan daha korkuncu "Atom enerjisi". Atomun parçalanmasıyla açığa çıkan enerjinin insanlığa yeni bir enerji kaynağı sunabileceği düşünülüyordu. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombasına dönüştürülerek, bir anda milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. İnsanın gökyüzünde uçma hayalini gerçekleştiren, uzaklıkları kısaltan, insan ve yük taşımayı mümkün kılan uçaklar, savaşlarda şehirleri ve insanları havadan bombalamak için de kullanıldı. Havadaki azottan amonyak üreterek yapay gübre üretip tarımsal üretimin artmasını sağlandı ama aynı amonyak patlayıcı üretiminde savaş sanayisinin gelişmesine hizmet etti. Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Demek ki insan; zekâsı, bilimsel bilgisi ve teknik becerisi geliştikçe aynı ölçüde erdemli olma çabası göstermiyor. Çünkü erdemli olmanın getirdiği ekonomik bir değer yok. Kurduğumuz düzende sadece ticari kazanç getiren fikirlerin değeri var. İnsan, zekâsını geliştirmekte olağanüstü bir başarı göstermiş fakat kendi hırsını yenip yeterince erdemli olamamışken yapay zekanın yaşamımıza egemen olmasından haliyle "Yapay Zeka, insanlığı yok edecek!" diye korkuyoruz. İnsan, kendi gücünü yönetmeyi öğrenememişken, kendisinden daha büyük bir güç yaratmaya ne kadar hazır?














